Laklak - 10
Sevgili Laklak okuyucuları, bu hafta iki bayan okuyucumuzdan "Muğla’dan" rumuzuyla bir mektup aldım. Bu iki kardeşimiz sıcacık ve sevimli mektuplarında iki de soru yöneltmişler bana.
Bu sütunda birlikte olduğumuzdan bu yana, bazı yazılarımla ilgili ya da ne yapmak istediğimle ilgili birçok soruyla karşılaşıyorum. Bu bir çok soruyu da iki maddede hemen hemen toparlamışlar.
Birinci soruları şu: Niçin argo, hatta küfüre kaçan argo kelimeler kullanıyorsunuz. Sizi çok sevdiğimiz için şaşırdık, sizden böyle bir şey beklemiyorduk.
İkinci soruları da şöyle: Selçuk Aslan ve Emel Sayın’dan söz eden yazınızı pek anlayamadık, biraz açıklar mısınız, yani sizin Selçuk Aslan ile ilişkiniz oldu mu?
Önce argo ile ilgili yorumunuza genelde katılıyorum. Ancak, argo meselesine iki türlü bakmak gerekir sanıyorum. Argon ya kişisel rahatlamalar için kullanılır ya da bir amaca yönelik bir ifade aracı olarak. Argoyu kullanıldığı yerden ve amaçtan soyutlayarak açıklamak yanıltıcı olabilir. Amaç olduğunda seviyesiz bir kültürü belirleyen argo, yerlerinde ve zamanında kullanıldığında çok seviyeli de olabiliyor.
Ben kendi alanımdaki bozuk yapıyla ilgili ve bu yapıya yönelik bir şeyler anlatmaya çalışıyorum. Bunun için de mizahı seçtim. Argoyu da bir araç olarak kullanıyorum zaman zaman. Açıkçası, argo benim için bir amaç değil, araçtır.
İkinci sorununuza gelince, bu yeni alanda henüz çok acemi olduğum için, galiba zaman zaman anlaşılmaz oluyor yazdıklarım. Giderek hatalarımı düzelteceğime inanın lütfen. Bunun için çalışıyorum.
Diyorsunuz ki, Selçuk Aslan ile ilişkin oldu mu? Ne ilişkisi güzel kardeşim? Yani ne alaka!
Benim ne Selçuk Aslan’la ne Emel Sayın’la aslında hiç bir meselem yok. Özünde temiz, içtenlikli bir kişi olan Selçuk’un da benimle bir meselesi yok. Mesele şu: Selçuk olmasa Melçuk, Melçuk olmasa Hasan, Hasan olmasa Basan. Sezen olmasa Mezen, Mezen olmasa Ezen. . .
Çarkın içindeki "Piyonlar" meselesidir bu.
Sürekli gündemde olmak, gündeme getirmek ya da gündeme getirilmek diye bir şey var biliyorsunuz. Bunu sağlamak için benim argoyu bir araç olarak kullandığım gibi, Emel Sayın’ı, Sezen Aksu’yu ya da Selçuk Aslan’ı da kullanırlar, yanı ayıptır söylemesi, düşünsel alanda menapoz gibi bir şey, tükenmişliğin menapozu.
Sanatın âz gücünün etkinliğini kaybettiği her yerde, işte böyle kelalaka şeyler üretilip, eti ne buduna dolgun bir cep adına, duygu ve düşünceler kelalakalarla ayrıca meşgul edilir.
Benim bu konuda yazdığım yazı, ne Selçuk’la ilişkim oldu ne de olmadı demek için.
Bizim işimizde Emeller’in, Sezenler’in oturtulduğu bir koltuk vardır ya, işte her nane o koltuğun başının altından çıkar… O ne koltuktur o… Asıl artiz O’dur. Ona oturan da O’nun rolünü oynar. Benim bütün yazdıklarım o koltukla ilgili, o Koltuğun savunulmasıyla ilgili, imaja ve anlayışa karşı. Yani, ben benim de içi ne oturduğum o "Koltuk" yüzünden sanatçının tüketime kaydırılan gücünün, üretimde kullanılması için bir şeyler söylemeye çabalıyorum.
Yoksa kim kiminle, kumru kıçınla! (Affedersiniz, istemezdim ama, kullanmaya mecbur oldum… I’m sorry…)
Ben insan olarak Emel’in de, Selçuk’un da, herkesin de yanındayım. Ayrıca da : yazdıklarımı kendi üzerlerine alınıyorlar, özürde dilerim kendilerinden. Bir de üstelik öperim onları. Mesele bu değil. Kendimi birdenbire bu tür söylentilerin ortasında buluverince, önce ağlayıp zırlıyorum, beni şarkıcı yapan kötü kaderime lanetler yağdırıyorum. Ama bu da önemli değil. Çünkü, bu tek başına bir Sezen, Mezen olayı değil. Bu bir bozuk yapı olayı. Ve İlişkiler kimin eli kimin
ensesinde, düzeyinde sürdükçe yaptığımız işin sanat düzeyine sıçrayabilmesi olanaksız.
Pöh hafif müzik, pöh alaturka, pöh sanatçı bozuntuları diye burun kıvırıp, vah Türkiye’deki zavallı sanat vah, diye sanatın kurtulması için verdikleri fetvalarla besleniyorlar çünkü. Benim evim Bebek Oteli’ne çok yakın. Bazılarını oturduğum yerden görüyorum. Ellerindeki viskilerle. Çok önemli laflar eden, önemli insanlar edasıyla sessiz film kahramanlarına benziyorlar.
Mesele, görünen gerçekliğin arkasındaki gerçeklerdir aslında.
"Kızım, ukalanın dik alası sensin, bırak bu süslü lafları da, kestirmeden konuş" diyenler olabilir düşüncesiyle, bir de kestirme anlatayım.
Emeller’i, Sezenler’i Selçuklar’ı, Meldalar’ı kullanırlar. Onlar da kendilerini kullandırır, başkalarını da kullanırlar. Çark, çıkarları gereği böyle dönüyor.
Ben ne bir cadıyım. Nede korkunç yenge. Onu bunu çekemeyen ve onları kalemiyle vurmaya çalışan biri olsaydım, yıllardır kalemini bozuk kullananları yazmaya cesaretim olmazdı. Bunların beni yine o kalemleriyle yok etmeye kalkışmalarını durduk oturduk yere ne diye göze alayım?
Bu sütundaki yazılarımla saldırdığım doğru. Saldırdığım şey, belirli bir yapı ve o yapı gereği yaratılan imajlar. Ağzı iyi kötü laf yapıp, eli kalem tutan bazı kişiler, zavallı, ilkel birikimleriyle "işte bu hafta da şunu yerden yere vurmuş, fısır fiskos" diye tatmin olmaya devam etsinler. Sayın yazı işleri müdürü "İki şekerli bi sade, hadi sana müsade", diyinceye kadar ben saldırmaya devam edeceğim.
Aslında saldırmıyorum… Maldırıyorum.